Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU

1870-1927

Edebiyatçı ve fikir adamı olan Ahmed Hikmet Müftüoğlu, 3 Haziran 1870’te İstanbul’da Süleymaniye semtinde doğdu. Yedi yaşında iken babasını kaybettiği için annesi ve ağabeyi Refik Bey’in himayesinde yetişti. İlköğrenimine Süleymaniye Mahalle Mektebinde başladı, Dökmeciler Taş Mektepte devam etti. Sonrasında Aksaray Mahmudiye Vakıf Rüştiyesine, Soğukçeşme Askerî Rüştiyesine ve Galatasaray Lisesine gitti. Galatasaray Lisesinde okurken edebiyata ilgisi artan Ahmet Hikmet, bu yıllarda Tevfik Fikret başta olmak üzere lise hocalarından etkilenerek yazılar yazmaya başladı. 1889’da Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra Hariciye Nezareti Konsolosluk Hizmetleri Kaleminde stajyer memurluk yaptı. Aynı yıl Matbuat-ı Dâhiliye Kaleminde, 1891’de Takvim-i Vekayi İdaresinde çalıştı. 1893’te Marsilya Başşehbenderhanesine atanarak ilk yurt dışı görevine çıktı. Sonrasında Atina, Pire, Poti ve Kerç’te görevlendirildi. Sağlık problemlerinden dolayı 1895’te yurda dönerek Umûr-ı Şehbenderî Serhalifeliğinde ve Hariciye Nezaretinde çalışmaya başladı.

1896’da Suad Hanım’la evlenen Müftüoğlu’nun yirmi beş yıl süren evliliğinden çocuğu olmadı. Memuriyet görevinin yanında 1898’den 1909’a kadar Galatasaray Lisesinde Türkçe, edebiyat, imla ve kıraat dersleri verdi. 1909’da Ticaret ve Ziraat Nezareti Umûr-ı Ticariye Umûm Müdürlüğüne getirildi. Galatasaray Lisesindeyken Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati’deki birçok sanatkâra hocalık yaptı. Fakat aralarında uyuşmazlık olan Tevfik Fikret’in Galatasaray Lisesinin müdürü olmasıyla Galatasaray Lisesinden ayrıldı.

Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet’in arasının açık olmasını Halit Ziya Kırk Yıl isimli eserinde şöyle belirtir: Ahmet Hikmet’in ağabeyi Refik Bey ile evli olan Tevfik Fikret’in kardeşi Sıdıka Hanım’ın ölümü üzerine Tevfik Fikret “Hemşirem İçin” isimli bir mersiye yazar. İşte bu mersiye, aileler arasında dargınlığa sebep oldu.

1910’dan 1912’ye kadar İstanbul Darülfünunda Alman ve Fransız edebiyatı tarihi alanlarında profesörlük yaptı. Balkan Savaşı’nın ardından Darülfünundaki görevinden ayrılarak 1912’de Budapeşte Başşehbenderliğine atandı. 1912’de Atina’da yapılan XVI. Milletlerarası Şarkiyatçılar Kongresi’ne Türk dili ve edebiyatıyla ilgili fikirlerini Fransızca bir bildiri ile sunmuştur. Türk Ocağı’na üye olarak faaliyetlerini desteklemiştir. Macaristan’da bulunduğu sırada birçok konferans yanında milletlerarası kongrelere katılmış, Türk-Macar dostluğunun kuvvetlenmesine büyük katkılar sağlamıştır. Budapeşte’deki faaliyetleri içinde Türkçe öğretimi için dershanelerin açılması, Türkçe bazı oyunların sahnelenmesi, bir cami yaptırılması ve Gülbaba Türbesi’nin onarılması da bulunmaktadır.

II. Meşrutiyet’in ardından Türkçülük cereyanının en hararetli taraftarlarından biri olmuş, bu sırada kurulan Türk Derneği’nin üyeleri ve Türk Yurdu Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. Türk Yurdu Cemiyeti’nin yayın organı olan Türk Yurdu’na da yazılar gönderdi. Bununla birlikte Türk Ocağı’na destek verdi. 1918’de İstanbul’a geldi ancak 1920’de tekrar Budapeşte, Viyana ve Berlin’e gitti. 1921’de yurda döndüğünde eşini kaybetti. Sonrasında ikinci evliliğini Tahir Menemencioğlu’nun kızı Fatma Nerime Hanım’la yaptı. Bu evliliğinden de çocuğu olmadı. 1924’te Halifelik Başmabeyinciliğine, 1926’da Hariciye Vekâleti Umûr-ı Şehbenderiye ve Ticariye Umum Müdürlüğüne getirildi.

19 Mayıs 1927’de İstanbul’da vefat eden Müftüoğlu, vasiyeti üzerine Maçka Şeyhler Mezarlığına ilk eşi Suad Hanım’ın yanına gömüldü. Ahmed Hikmet, Galatasaray Sultânîsi’nde bazı çalışmalarını hocası Muallim Nâci’nin eleştirisine sunmuş, ilk yazısı 1887 yılında Sezâizâde Abdülhalim Hikmet imzasıyla Pâyidar gazetesinde yayımlanmış, Nâmık Kemal’in ölümü üzerine bir mersiye yazmıştır. İlk neşredilen eseri Parmantiye yahut Patates adıyla çevirdiği bir fen kitabıdır. Dördüncü sınıfta ödev olarak hazırladığı Leylâ yâhud Bir Mecnunun İntikamı adlı uzun hikâyesi de basılan ilk telif eseridir. Fen alanındaki çevirileri dolayısıyla adı Servet-i Fünûn sayfalarında görünmeye başlamış, “Roman Fabrikası” adlı makalesiyle derginin ilk yazarlarından biri olmuştur. Aynı yıl Hazîne-i Fünûn dergisinde çevirileri ve yazıları çıkan Ahmed Hikmet, yurt dışından döndüğü 1896’da Servet-i Fünûn’da bir araya gelen edebiyat topluluğuna katılmıştır. Servet-i Fünûn’da tercümeleri ve yazıları, özellikle de hikâyeleriyle dikkat çekmiştir. Sonradan Hâristan ve Gülistan adlı kitabında bir araya getirdiği bu hikâyeler onun iki dönem halinde ele alınan yazarlığının dil ve duyarlılıkta Edebiyât-ı Cedîde zevkine büyük oranda bağlı kaldığı birinci dönemini temsil etmektedir. Bu devirde ferdî duyuş ve estetik kaygı ön plandadır. Dilde Arapça ve Farsça kelime ve terkiplere açıktır.

İkinci döneminde Türkçülüğü belirginlik kazanır. Mesleği sebebiyle yurt dışında -özellikle Budapeşte, Almanya ve Macaristan’da- bulunması Ahmet Hikmet’in fikrî ve edebî yönden değişmesini sağlar. 1908 sonrası gelişen fikir hareketleri içerisinde aktif bir şekilde rol alarak sosyal ve siyasi konularla uğraşır. Türk Yurdu Derneği ve Türk Derneğinin kurucuları arasında yer alarak Türk Ocağı, Türk Derneği gibi dergilerde yazdığı yazıların bir kısmında “Yavuz” ve “Sezâî-zâde Abdülhakîm Hikmet” takma adlarını kullanır. “Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Mütalaalar”, “Türkçemize Dâir”, “Türk ve Macar Lisânları Hakkında Tecrübe” başlıklı yazılarında Türk dili ve Türk milliyetçiliğine dair fikirlerini dile getirir.